Bir zamanlar İstanbul ve gelenekleri

0
669

 

BAKKAL KOKUSU

Daha süperi veya hiperi, marketin hiçbir çeşidinin olmadığı zamanlardaki mahalle bakkalarının kendine has bir kokusu vardı.Açıkdaki teneke peynirin zeytinin büyük camlı kutularda taneyle satılan açık biskivülerin, gofretlerin, ekmeklerin ve daha birsürü şeyin birbirine karışmış ve zihnimize işlenmiş o günlerden kalma bir motif olan bu kokusunu bugünkü marketlerde hissedebilmek ne mümkün. 

 

TRİPORTÖR:

Bunlar, adından da anlaşılacağı gibi 3 tekerlekli ve direksiyon yerine gidonla kumanda edilen çok enteresan taşıma araçlarıydı. Ağırlıklı olarak; “Arçelik” marka olan triportörlerin sürücü kabinini önünde tek bir tekerleği vardı. Bu tekerlek gidona bağlıydı. Sürücü kabinin tam ortasına otururdu, yanında da sağlı sollu birer kişinin oturabileceği yer kalırdı. Eni normalden daha dar olduğundan ötürü, tek bir farı ve yine tek bir sileceği bulunurdu. Çalışırken çıkardığı sesler, bir motosikletin sesiyle aynı tınıyı verirdi. Bu araçların arkasındaki kasaları, kimi modellerde açık, kimilerinde tenteyle örtülü, kiminde ise metal örtüyle kapatılmış olurdu. PTT’nin araç kadrosunda, arkası kapalı çok sayıda sarı renkli triportör 1980’lerin ortalarına kadar hizmet verdi. Bunlar daha çok posta ve telgraf taşıma işlerinde kullanılırlardı. 

 

BİLEYCİLER:

O yıllarda İstanbul sokaklarında, evlerde kullanılan körleşmiş bıçakları, yeniden keskinleştirerek kullanılabilir hale getirebilme sanatını icra eden bileyci ustaları dolaşırdı. Biley makinalarını sırtlarında taşırlardı. Müşterinin evinin önünde makinasını yere koyarak, bunun üzerindeki yatay bir mile geçirilmiş disk şeklindeki biley taşını ayak hizasındaki pedal yardımıyla sabit bir hızda çevirmeye başlar ve pedala bağlı kayış vasıtasıyla hızla dönen diskin üzerine, elindeki kör bıçağı çeşitli açılarla temas ettirip kıvılcımlar oluşturarak bileylerdiler. İş bittiğindeyse bıçak hem keskinlik kazanmış olur, hem de metalik orijinal rengine geri dönerdi. Günümüzde çok nadir olmakla birlikte, halen inatla (!) bileycilere rastlanabilmektedir 

 

ANADOL PİKAPLAR:

70’li yılların gözdesi Anadol otomobillerin bazılarının karoserinin arka kısmında değişiklik yapılarak kesilir ve buraya bir kasa oturtulurdu. Meydana getirilen bu yeni araca da; “Pikap” adı verilirdi (İngilizce; pick-up’dan). Yük taşıma kapasitesi sınırlı olan pikaplar, 90’larda kalktılar ama Andolu’nun bazı kesimlerinde hala rastlamak mümkün 

 

VERESİYE VEREN-PEŞİN SATAN TABLOLARI

Peşin satan adamın sevimsiz, kocaman, pis ve fazla açgözlü oluşu, veresiye verenin ise daha mazlum, babacan, üzgün ve bizden biri gibi oluşu su götürmez bir gerçek olan; veresiye veren olmayı peşin satan şerefsiz tefeci kılıklı düzenbaza tercih ettiren, sınıfsal ayrımcılık jargonu.80’lerde hemen hemen her dükkanın duvarında görmek mümkündü.

FORD MİNİBÜSLER:

80’lerin sonuna kadar, tavanları çok alçak olan ve ayakta duran orta boylu bir yolcunun bile kesinlikle eğilerek seyahat etmek zorunda kaldığı 11 kişilik yarım burunlu minibüslerdi. İstanbul’un hemen her noktasına işleyen bu araçların hakim rengi, kırmızı/bordo-beyazdı. Yer kazanmak için kapıdan girişte, sol tarafa yaklaşık 3 kişinin daha oturacağı tahta veya suntadan yapılmış ve üzerleri deriyle kaplanmış ek oturma yerleri vardı. Koç grubunca üretilen bu minibüsler, sonradan yerlerini daha yüksek tavanlı Magirus’lara bıraktılar.

GECE BEKÇİLERİ

Geceleri sokaklarda devriye gezen gece bekçileri olurdu. Kahverengi üniformalı ve kasketli bu güvenlik elemanları, sabaha dek nöbetlerini devam ettirir ve civardaki sokaklarda gezen meslekdaşlarıyla haberleşmek için sık sık düdüklerini çalarlardı. Emniyet Teşkilâtı’na bağlı olarak görev yapan gece bekçileri 1980’lerde kaldırılarak, sabit karakol kadrosuna verildiler.

BOŞ ARSALAR

O zamanlar böyle dağ taş ev ve apartman degildi..Her sokakta boş arsalar bulunurdu..Oralarda gönlümüzce oynardık..Bizim arsamızda koskocaman bir çitlembik ağacı ve küçük bir ayva ağacı vardı..Bütün oyunlarımızı çitlembik ağacının etrafında kurar ve oynar, sohbet etmek icinse ayva ağacına cıkıp otururduk..Zavallı ağac hic meyve veremezdi çünkü baharda bütün çiçeklerini yerdik nedense..Sabahtan akşama bütün günümüz arsamızda gecerdi..Yemege çağrılacağız diye ödümüz kopar, seslenen anneleri duymazdan gelirdik..Şimdi oyun parkları var ama bu kadar keyif verir mi çocuklara bilmiyorum..Kısıtlı zamanlarda degildi bizim oyunlarımız..

VİDEO KASET KİRALAMAK

80’li yıllar tv’nin yeni renklendiği ve video kiralamanın en revaçta oldugu dönemdi.Hatta sinemalar da bu dönemin ardından yavaş yavaş kapanmaya başladılar.Kasetleri kiraladığımız video kulübünden aldığımız güzel filmler olduğu zaman çoğaltırdık onları, bizim video kayıtlıydı.Bir arkadaşımızda player videosunu getirirdi ara kablolar bağlanır tesisat kurulurdu ve gelsin kayıtlar O zamanlar raks firması üretirdi boş vhs kasetlerini az film kopyalamadık. jaws 1, jaws 2, Rocky serisi, Rambo serisi, Jean Cladue Van Damme’ın kan sporu, Kirli Dans, Kokteyl, Top gun vb..Bunlardan az çoğaltmadık. Zevkli olurdu iki videonun kurulup ara kabloların bağlanması, sanki uzayda gemi yürütürmüş gibi öyle bir havalara girerdik filmler çoğaldığı zaman. Yani adama vay be dedirtecek türden bir işmiş gibi gelirdi yaptığımız iş..

AĞLAYAN ÇOCUK PORTRESİ

Seksenli yıllarda İtalyan ressam Bruni Amadio tarafından çizilen, “Ağlayan Çocuk” resmi, bir anda dünya çapında üne ulaştı. Özellikle Avrupa’da ardı ardına gelen olaylardan sonra, resim “lanetli” olarak anılmaya başladı. Öyle ki, bu resmin bulunduğu evlerde, yangın çıkıyor, her şey kül olsa da, bu resim sağlam kalıyordu. Hatta, 1985’te İngiliz The Sun gazetesi, okuyucularıyla birlikte bu resimden kurtulma kampanyası başlattı. Yüzlerce okuyucu, gazetenin binasının önünde toplanarak, “lanetli” resimleri ateşe verdi.

Bizde de pek çok evin girişine asılmıştı 80 lerde bu resim.O yıllarda berber salonlarında, manavda, bakkallarda, ayakkabı tamircisinin duvarında, demircide, bisikletçide, kısaca aklınıza gelecek her türlü esnafta duvarları süslerdi bu hüzünlü resim.. Şimdilerdeyse artık hiçbiryerde yok..

DANSA DAVET OYUNU

İlkokulda oynadığımız kızlı erkekli oynanan bir oyundu.Tek kural kızların ve erkeklerin sayılarının eşit olmasıydı.Karşılıklı dizilir ve sırayla karşı gruba gidip bir kız veya erkek karşısında eğilerek eşimiz olmasını isterdik.Zat-ı muhterem ya kabul eder ya da etmezdi. Bazen anlaşma yapılırdı kızlar arasında kimseye evet demek yok diye dakikalarca uzardı oyun 🙂 Kabul olan eşler bir köşede son çift kalana kadar beklerdi.Sonra eşler karşılıklı gelecek şekilde yanyana dizilirdi. Sonra elele tutuşup kollarımızı havaya kaldırırdık. Hani şu düğünlerde gelinle damat salona girerken eş-dostun arasından geçer ya, aynı o şekilde..Sona kalan iki kişi aramızdan geçerken sırtlarına vururduk ceza olsun diye. 🙂 Diğer cinsle olan ilk münasebetlerimizdi 🙂 Güzel günlerdi..Bilmiyorum hatırlayan çıkar mı ama ben bunuda paylaşmak istedim..

AÇIK BİSKÜVİLER:

Mahalle bakkallarında şimdiki gibi paketlenmiş bisküviler yoktu ya da lüks sınıfına giren birkaç marka da pahalı olduğundan pek tutulmazdı. Hemen her bakkal dükkânının giriş kapısının yanında ortalama 30X30X30 ebatlarında teneke bisküvi kutuları düzenli bir şekilde üstüste oturtulmuş halde dururdu. Bunların ön kısmında camlı bir kapakları olurdu. Kapak, içindeki bisküvilerin bayatlamaması için sürekli kapalı olur, camdan içinde hangi tür bisküvi olduğu görülürdü. Bu kutular, içindekilerin herhangi bir kazaya kurban gitmemesi için zeminden 30 derece kadar yukarı bakacak şekilde meyilli konulurdu. İstenen tür bisküvi, bakkal tarafından kâğıttan bir kesekâğıdına doldurulup tartılarak müşteriye verilirdi. En bilinen markalar ise; Ülker, Eti ve Besler’di.

ARAP SABUNU:

Deterjanların günümüzdeki gibi yoğun bir biçimde henüz günlük hayata girmediği yıllarda, temizlik işlerinde çoğunlukla arap sabunu ya da beyaz kalıp sabunlar kullanılırdı. Kalıp sabuna nazaran temizleme kabiliyeti daha yüksek olan “arap sabunları” bakkallarda, kesif kokusundan dolayı dükkânın genellikle dışına konulan bir tenekenin içinde muhafaza edilirler, bakkal tarafından metal bir kaşık yardımıyla, naylon torbanın içine doldurulduktan sonra tartılarak satılırlardı. Görüntüleri itibarıyla ağdalı-sümüksü kıvamlarından, sarı renklerinden ve kendilerine has oldukça itici kokularından beklenmeyen temizleme özellikleri, onların bulaşık hariç hemen her yerde kullanılmalarına neden olurdu. Yerlerin, merdivenlerin, muşambaların, çamaşırların arıtılması işlemlerinde kadınların en büyük yardımcısı olan arap sabunları, artık günümüzde iyice gözden düştüler. Bu sabunları satan bakkal da kalmadı.

AYI OYNATICILAR:

Çingenelerin tekelindeki bu meslek grubunda ekip, elinde tef ve uzunca bir sopa olan kavruk bir çingene ile, beline sardığı zincirin ucu, burnuna geçirilen halkaya takılmış bir ayıdan oluşmaktaydı. Daha çok turistik yerler ve sokak aralarında boy gösteren bu ikili ekibin gösterisi, tefi dokuz-sekizlik aksak bir ritmle çalarak şarkı söyleyen çingenenin, arada bir elindeki sopayla ayıyı dürtmesinden sonra hayvanın tempoya uygun hareketlerle zıplaması, sopaya tutunarak iki ayağının üzerinde dikilmesi ve bazen de yere yatarak bayılma numarası yapmasından oluşan ilginç bir şovdan ibaretti. En çok tutulan gösteri ise; “Kocaoğlan, hamamda karılar nasıl bayılır?” sorusunun ardından ayının bayılma numarası yapmasıydı. Gösteri bitince çingene kasketini çıkararak, etraflarında halka olan seyircilerden bahşiş toplardı. 1980’lerde ayı oynatmak kesinlikle yasaklandı. Hayvanlar toplanarak, Uludağ’da oluşturulan ayı yetiştirme ve rehabilitasyon merkezine götürüldüler.

BONCUKLU KASAP KAPILARI:

Kasap dükkânlarının kapılarında, özellikle yaz aylarında kapıyı yere kadar tamamen örten, pervazın üzerine tutturulmuş dikey iplere dizili rengârenk boncuklardan oluşan, genellikle sinek benzeri uçucu haşeratın içeriye girmesini engelleyen siperlikler olurdu. İçeriye girmeniz için, bu boncukları ortalarından tutarak, uzun bir saçı at kuyruğu yapmak için toplar gibi bir elinizle tutup kenara itmeniz yeterli olurdu.

MUŞAMBA

Halıfleks ya da yer karolarının yaygınlaşmadığı yıllarda evlerin odalarının, hatta mutfaklarının ve tuvaletlerinin zeminleri muşamba kaplı olurdu. Çoğunlukla kahverengi ya da gri renklerin hakim olduğu bu yer kaplama materyallerinin üzerinde birbirini tekrarlayan grafik desenler olurdu. En çok tutulan desen ise pötükare adı verilen iki rengin çaprazlamasına uygulandığı küçük kare şekillerdi. Muşambalar odaların zeminleri tahta olduğu için, bir süre sonra tahtaların deformasyonuna ayak uydurur ve altındaki tahtanın girintili-çıkıntılı şeklini almaya başlardı.

ATARİ SALONLARI

Okul zamanlarının vazgeçilmez caydırıcı gücü olmakla, ayrı bir kültürü yaşatan ve street fighter aracılığıyla dünya coğrafyasının çocuklara öğretildiği sigarayla tanışma ortamları..El kadar çocuğun senden daha iyi oynadığı oyunlara bakıp hayıflanma yerleri.. 🙂 Oyunları ezberlediğimiz, harçlığımızı yatırdığımız mekanlardı atari salonları.Burada “geçim mi?” çocuklarının yanı sıra, oyun bitirdikten sonra başkaları oyunun sonunu görmesin diye makinenin fişini çeken hazımsız veletler de bulunurdu.Jeton yerine ince bir cisim sokup içerdeki tele değdirince oyun hakkı verirdi bu makineler.Jetonun ortasını delip misina geçirip makineye sokarsanız da uzunca bir süre oynayabilirdiniz. Taa ki, yakalanana kadar 🙂

BİLETLERDE KITA UYGULAMASI

İETT araçlarıyla seyahat ederken, şimdiki gibi tek tip ücret vermek yerine, gidilecek mesafe kadar ücret ödenirdi. Bu sistemde, hatlar belirli kıtalara bölünmüştü. Şehrin ana merkezleri kıta sınırlarını gösterirdi. Biletlerin üzerinde 1 numaradan başlayan ve 12’ye kadar devam eden, kutu içine alınmış sıra numaraları bulunurdu. Gitmek istediğiniz durağı biletçiye söylerdiniz, o da bindiğiniz kıtanın ve gitmek istediğiniz semtin içinde bulunduğu kıta numarasının üzerini kalemiyle işaretler ve bileti keserek size verirdi. Haliyle, gidilecek mesafe arttıkça ödeyeceğiniz para da artardı.

SEYYAR MUHALLEBİCİLER

Sokaklarda tekerlekli ve dört tarafı cam vitrinle kapalı arabalarıyla gezen muhallebiciler vardı. Vitrinlerin alt rafında, küçük ve yuvarlak plastik kutulara konulmuş muhallebiler diziliydi. Üst rafı ise telli arabadan miskete, maskeden topa, oyuncak bebekten kaleme kadar çeşitli ıvır zıvırla dolu olurdu. Her muhallebi kabının dibinden mutlaka kırmızı renkli plastik, üzeri numaralı bir marka çıkardı. Çocuklar kabın dibindeki markaya bir an önce ulaşabilmek için alelacele muhallebiyi bitirirlerdi. Markanın üzerindeki numara, satıcının elindeki numaralı hediye listesiyle karşılaştırılır ve o numaraya hangi hediyenin çıktığı saptanırdı. Satıcı üst raftan çıkardığı hediyeyi çocuğa verirdi. Dağıtılan ıvır-zıvırlar her ne kadar ucuz mallardan oluşsa da, bunların maliyeti de muhallebi fiyatına eklendiğinden, bu piyango çocuklara biraz tuzluya patlardı.

CİN ALİ ÇOCUK KİTAPLARI

1970’lerde revaçta olan ilkokul çocuklarına yönelik “Cin Ali” adlı kare şeklinde 16 sayfadan oluşan, siyah-beyaz çok enteresan kitaplar vardı. Ali adlı çocuğun, belli bir seriyi takiben; okuldaki, piknikteki, denizdeki, müzedeki, törendeki, dişçideki ve hayvanat bahçesindeki müthiş heyecanlı (!) maceralarına yer veren kitaplardaki çizimler çöp çizgilerden oluşmaktaydı. Herşey ama herşey birkaç çizgiden ibaretti; evler, arabalar, insanlar, hayvanlar, eşyalar… Kollar ve bacaklar ve vücutlar çöpten ibaret olup herhangi bir organ ihtiva etmemekteydi. Kafalarsa bir yuvarlaktan müteşekkildi. Okuyan çocuğun resimleri kolayca taklit ederek çizebilmesine imkân vermek amacıyla düşünüldüğü muhtemeldi. Her çocuğun çantasında bu serinin en az 1-2 kitabı mevcuttu. 80’lerden itibaren çocuk kitapları sektöründeki hızlı gelişim, Cin Ali kitaplarının da sonu oldu.

AT ARABALARI

Bilhassa benzin kıtlığının yaşandığı 1970’lerde at arabaları, zerzevat satıcısından yük taşıyanına kadar hemen her meslek grubunun gözdesi olan ulaşım araçlarındandı. Bunların tahtadan dört adet tekerleği vardı ve bu tekerlekler özellikle paket taşlı yollarda çok fazla ses çıkarırdı. Arabalar genelde tek, bazen de iki at tarafından çekilir ve tüm atların başına siyah deriden at gözlüğü ile arkalarına da gübre torbaları bağlanırdı. Arabayı sürenin oturması için, aracın önünde biraz yükseltilerek deri minderle kaplanmış ve yetmeyerek, üzerine çeşitli kilim parçaları örtülmüş bir sürücü mahalli vardı. Atların arkalarına ne kadar torba bağlanırsa bağlansın, yine de hatırı sayılır bir ölçüde gübreler asfalta dökülerek gün boyu kaybolmayan nahoş kokulara sebep olurdu.

CEMSE

50’lerdeki Amerikan Marshall yardımı çerçevesinde, İkinci dünya Savaşı’nda kullanıldıktan sonra miadı dolan askeri jipler, kamyonlar ve otobüsler Türkiye’ye yollanmıştı. Bunların içinde bir çeşidi vardı ki, bunlar Türkler’in mükemmel fonetik dönüşüm yapabilme kabiliyetlerinin bir ürünü olarak yıllarca “Cemse” olarak anılan “G.M.C.” marka araçlardı. “General Motors Corporation” kelimelerinin baş harflerinin okunuşu; “Ci-Em-Si” olduğundan, halk arasındaki telâffuzu yuvarlatılarak “Cemse”ye çevrildiler. Bundan böyle nerede bir askerî kamyon görülse, ona askeri cemse (ya da sadece cemse) denilmeye başlandı.

MOTOSİKLET KABİNLERİ

Motosikleti olanların yarısından çoğunun bir de kabini olurdu. Motorun sağ tarafına bağlanıp çıkarılabilen bu kabinler kapısız ve tek koltukluydular. Sadece sağ taraflarında tekerlekleri olurdu. Önlerinde rüzgâr kesici bombeli bir de camları vardı. Kabinin arkasında da küçük bir bagajları bulunurdu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi askerlerinin sıkça kullandığına filmlerde şahit olduğumuz bu dual araçlar, İstanbul’da genellikle motoru kullanan şahsın eşini ve çocuklarını taşıma görevi üstlenmişlerdi. Kabinin ağırlığından dolayı hızları yarıyarıya düşse de, dengeleri durdukları zaman da bozulmadığından dolayı, daha güvenli bir havaları vardı. Yağışlı havalarda üstleri tenteyle kapanabilen modelleri de vardı. Kimi kabinlerin koltukları çıkarılarak, içleri eşya ve malzeme taşıyacak şekle de getirilirdi.

MİSAFİR ODASI SARMAŞIKLARI

Evlerin oturma odalarında, evin hanımı tarafından, dalları pencere altlarını, pervaz kenarlarını, kirişleri, kısaca mekânı çepeçevre dolaşan sarmaşıklar yetiştirilirdi. Heybetli ve gösterişli bir saksıdan beslenen yeşil dallarına, kem gözlü misafir kadınlardan koruması maksadıyla, belli aralıklarla nazarlıklar da asılırdı. Odanın peyzajına yeşil rengi ve doğal görünümüyle pozitif katkıda bulunan bu sarmaşıkların yüzlerce yaprağına konan tozların teker teker silinmesi ev kadınlarını isyan ettirdiğinden olsa gerek, zamanla bu moda yok oldu ve küçük boy çiçeklere geri dönüldü.

CİVCİV BESLEMEK

80’li yıllarda moda olan trendlerden biri de evlerde civciv beslemekti. Pazarlarda ve hatta sokak aralarında satılan civcivlerden 3-5 adet satın alınır, bunlar yazın evlerin balkonlarında, kışınsa odanın içinde kuytu bir köşede, yanlarında birkaç havalandırma deliği açılıp zemini samanla döşenen bir ambalaj kutusunun içine konulur, kutunun üzerinden de içeriye ısıtma ve aydınlatma amaçlı, sürekli yanan bir ampul sarkıtılırdı. Hevesle başlanan bu bakım işi giderek tavsar, civcivler birer ikişer telef olmaya başlar, sonunda da yaşamayı başaran kalanları piliç mertebesine ulaşıp da, sürekli kutudan çıkmaya, eşyaların üzerinde uçmaya, etrafa tüy dökerek yerleri pisletmeye başladıklarında kesilip ailecek yenilirlerdi. Apartman dairelerinde kümes hayvanı beslemek gibi ekstrem girişimleri olan aileler için, bir gecelik ziyafet uğruna o zahmeti ve kokuyu aylarca çekebilmek ne derece çekiciydi, bilinmez…

AYŞEGÜL ÇOCUK KİTAPLARI

Fransız yapımı renkli ve resimli A4 ebatlarında, parlak kalın kâğıda baskılı çocuk kitapları vardı. İçindeki çizimler renkli fotoğraf kalitesinde ve güzelliğinde, hemen her türlü detay düşünülerek hazırlanmış, o günler için oldukça lüks sayılabilecek bu kitaplar, ortalama 16 sayfa civarındaydılar. Türkiye baskılarında Ayşegül adı verilmiş hayalî bir Fransız kız çocuğunun; evde, okulda, piknikte, tatilde, uçakta, köyde, tiyatroda, yaşgününde… şeklinde senaryolaştırılmış serî maceralarını anlatmaktaydı. Bu kızın Fındık adında kahverengi bir köpeği ve hiç de Türkiye şartlarıyla benzerlik taşımayan bir yaşam biçimi vardı. Ailecek bahçeli lüks bir köşkte otururlar, kilisenin bahçesinde oynarlar ve sık sık istakoz yiyip, uzak ülkelere tatile çıkarlardı.

EGZOST BORUSU ÇIKARTILMIŞ MURAT 124’LER

1970’lerde ve 80’lerin sonlarına kadar, özellikle gençler arasında Murat-124 marka otomobillerin egzost boruları çıkartılarak sokak aralarında hızla dolaşma modası vardı. Egzost borusu olmayan otomobil çok kuvvetli bir mide-bağırsak gurultusu ile aşırı zorlanarak yellenme sesi arası bir gürültü çıkarırdı. Bu otomobillerin koltukları çoğunlukla koyun postuyla kaplanmış olur ve tavanıyla arka camların iç kısımlarına ağırlıklı olarak mor ya da kırmızı ince lambalar monte edilmiş olurdu. Pioneer marka kasetli teyplerinde sürekli Orhan Gencebay ya da Ferdi Tayfur çalardı. Ön ve arka çamurluklar ise özel kaplama olurdu. Ön camın içine olabilen herşey süs eşyası olarak asılı dururdu. Camın arkasında da o yıllarda moda olan ve çoğu arabada birer tane bulunan, arabanın hareketiyle birlikte kafası sağa-sola titreşen oyuncak bir de köpek bulunurdu. Arabanın turlama esnasında çıkardığı bu enteresan sesin nereden geldiğini görmek için çoğu insanın evlerin pencerelerinden dışarı uzanmalarına yol açan Murat-124 marka otomobillerin 90’larda yollardan çekilmesiyle bu moda da rafa kalktı.

GELİN ARABASI SÜSLERİ

70’li yıllarda evlenme törenleri başından sonuna kadar, zengininden fakirine kadar olabildiğince şaşaalı kutlanması gerektiğine inanılan törenlerdendi. Bu yüzden gelin arabalarının hemen her yeri (kapı tutacaklarından, sileceklerine, çamurluklarından ön kaputun üzerine kadar) süslenmeye çalışılırdı. Gelin arabalarının olmazsa olmaz başlıca süsü ise, otomobilin ön kaputunun ön ortasına oturtulan, gelinlik giydirilmiş oyuncak bir kız bebekti. Aracın ön kapılarıyla ön camı arasına sıkıştırılmış rengârenk iki kurdela iki taraftan üçgen oluşturacak şekilde gerilir ve oyuncak bebeğin bacaklarının arasında sabitlenirdi. Gelin arabasının -şanından olsa gerek-, nikâh törenine gidiş ve gelişinde aşırı sürat yapmasından ötürü, kaputun üzerindeki bebek çoğunlukla yolda savrularak düşer ya da oluşan rüzgârdan yamulur, eciş-bücüş olurdu.

KAĞIT KÜLAH FIRLATMA BORULARI

Çocukların, nalburlardan ortalama 30 santim uzunlukta kestirerek satın aldıkları gri renkli, sert plastik su boruları, 70’li ve 80’li yıllarda, onların hain emellerine alet olan bir silâh şeklinde kullanıldılar. Cephaneleri, defterlerinden kopardıkları dikdörtgen kâğıtlar olup, çocuklar bunları bellerindeki kemere tomar halinde tuttururlardı. Açık kalmış bir pencere gördüklerinde derhal bu tomardan bir kâğıt koparıp, ucu sivriltilmiş bir külâh haline getirerek borunun ucuna sokarlar ve ardından da nişan aldıkları istikamete doğru üflerlerdi. Külâh ok gibi borunun öbür ucundan fırlar ve pencereden içeriye hızla girerdi. Bu oyun, genelde yaz tatillerinde çocuklara müthiş zevk veren bir eğlence olmakla birlikte, onca işleri arasında misafir odalarını doldurmuş bu davetsiz misafirleri toplayarak imha etmek zorunda kalan ev kadınları için aynı şey söylenemezdi. İstanbul’un otuz dereceyi aşan bunaltıcı günlerinde kamışlı hain veletler uzaklaşana kadar mecburen camlar kapatılırdı. Bazen de çocuklar kendi aralarında gruplar oluşturarak birbirleriyle külâh savaşı yaparlardı. Daha azgınca olanları kâğıt külâhın sivri kısmının ucuna bir de toplu iğne sapladıkları için birtakım istenmeyen kazalar da meydana gelirdi.

RENAULT MİNİBÜSLER

1960’lardan itibaren tâ 80’lerin ortalarına kadar İstanbul şehiriçi ulaşımında, dış görünümleri çok enteresan olan minibüsler çalıştı. Bunlar, normalden daha yüksek bir tabana sahip, heyyulâ görünümlü acayip araçlardı. İstanbul’un hemen her semtine işlerlerdi (Gaziosmanpaşa, Eyüb, Zeytinburnu, Bayrampaşa, Kâğıthane…) Fransız yapımı bu minibüslerin, yan camlarının hemen sonrasında, kenarları yuvarlatılmış, ince uzun bir dikdörtgen cam bulunurdu. Önden görünümleri itibarıyla, insanda yaşlı bir kocakarı suratı (!) izlenimi uyandırırlardı. Tüm camları basıktı ve aracın içi oldukça loş olurdu. Bunu gidermek için kimi şoförler, tavandaki havalandırma kapaklarını camlı yaptırırlardı. Profilden görünümlerinde ise, aracın ön kısmı neredeyse 30 dereceye yakın bir eğimle dizayn edilmişti. Yüksek tabanlı bu araçlara binmek için de, mutlaka içerdekilerin yardımına ihtiyaç duyulurdu (birileri kolundan tutup da, sevabına içeriye çekiversin diye). İlk modellerindeyse, menteşelerinin montajından ötürü, yolcu biniş-iniş kapısı tersine açılırdı.

BANKA REKLAMLI BANKLAR
Bankalar reklam amaçlı olarak, şehrin parklarına, sahillerine ve belli başlı merkezlerine sırt dayama yerlerinde kendi isimleri yazılı, ağırlıklı olarak sarı ve kırmızı renkte tahta banklar koyarlardı. Belediyenin üzerinde oldukça büyük bir mali külfet olan bankları üstlenen bankaların bazıları, 1980’li yılların sonunda kapanmalarına rağmen hâlâ şehrin bazı yerlerinde isimlerini taşıyan banklara rastlanmaktaydı.


BAGAJI ÜZERİNDE OTOBÜSLER

Şehirlerarası çalışan o dönemin otobüslerinin, şimdiki gibi karoser hizasında derin bagajları yoktu. Taşınacak eşya ve bavullar, otobüslerin üzerinde sabitlenmiş metal iskeletli yüklüklere konularak sıkıca bağlanırlardı. Bu yüklüklere otobüs muavinleri, aracın dışında, en arkasındaki dar, metal tırmanma merdiveni vasıtasıyla çıkarak bavulları olabilen en ekonomik şekillerde uzun uzadıya istif ederlerdi. Yolculuk arasında inecek olan yolcuların eşyalarının otobüsün üzerinden alınması epey zaman kaybettirirdi. 




CEVAP VER